29 Aralık 2008 Pazartesi

go west

"sanatı doğunun anlayışına uygun bir şekilde, bir çeşit soyut oyun sananlar için sorun yok elbette. kendini bildi bileli özgürlüğünden yoksun doğuda, sanatın insan gerçeklerinden uzak bir süsleme aşırılığına düşmesinde, doğu insanının yüzeysel olana bağlılığı kadar, bu özgürlük kıtlığının da rolü olmuştur. doğulu, sonuçlarından korktuğu 'düşünce'yi kafasından uzaklaştırmak için bu soyut sanatı yaratmıştır."

türkçe soru bankası

28 Aralık 2008 Pazar

lütfen beni uyandırma

ne anlatılabilir ki? kışın bu fiziki soğuğuna kalorifere dayanan sırtımın sıcaklığıyla karşı koymak seni ne kadar koruyabilir. soğuk ruhum, katalizör kışım, kırmızı burnum. peçeteye silmekten yara olmuş burnum, metal etkisiyle yoğrulmuş gözlerimle ne kadar koordineli bu aralar. belime bağlanan ip 45 metreden aşağı sallarken aklıma ilk gelenin yine sen olması yakında geçmesi gereken bir hastalık değil miydi? korkutucu olan bağlanmaktı, huzursuz eden yok olman, gerekli olan kurtulman. eski olan her şey mi bu kadar güzel, bu güzel olanlar mı hep eskide, kimse bilmez. anlamanın çözmeye yetmeyeceğini de senden öğrendim zaten. ilerde dönüp bu yazıları bir daha okuyup, bu güne de özlem duymam ne büyük zavallılıksa bunun bilinciyle günleri yıllara bağlamak daha da büyük çaresizlik. hep karanlıktı o yıllar. bulutluydu. yağmurluydu. yağmur güzeldir. yağmuru seven insanlar da güzeldir. zorlanan zihnimden parmaklarıma yollanan impulsların yetersizliği o günlerin hipermetrop görüntüsünün karmaşıklığındandır. dibinde bulunduğum kuyunun ucunu göremezken elimi tutan kişiyedir bu özlemim. yürüdüğüm yoğurtçu parkı, koştuğum bahariye caddesi, yediğim öğlen yemeği, bindiğim banliyö treni, girdiğim fransızca sınavı, uyuduğum ingilizce dersleri, bastığım kaldırım taşları, çevirdiğim sıcak yastıklarım, şemsiyesiz yağmurlarım, gölgesiz güneşlerim, morlarım, ötelerim, her şeyim o zaman bu kadar güzelse, bu kadar yokken bu kadar var olmandandır. hayata aniden girebilecek kadar deli ve aniden çıkabilecek kadar uzak olma sözünü tutman, görevini ifşa eden yolcuların hanımdan vedasının normalleşmesine ne güzel örnek. tıpkı yukarılardan aldıkları yetkiyle olsa gerek, "bırak zaman aksın" diyen birilerinin, başka türlü dolmayacak bir boşluğu daha doldurmak üzere hayatıma giriş yapması gibi. dün fazla yarın yok, ne dersen de.

22 Aralık 2008 Pazartesi

takk fyrir

kendisinin geceleri yatak arkadaşım olduğu göz önüne alınırsa, birim zamanda tüketilen maksimum mp3 kulaklığı adedi rekoruna ortak olmak (ortağım kim bilmiyorum), orhan kuraldan başka kimseyi ilgilendirmese de , tek gecelik ilişkilerin soğuk ihanetini bir tutam tatmama yardımcı olabilir pekala. verdiğin hizmet ve çaldığın onca magic hours ve fluffy tufts için teşekkürler sevgili kulaklık.

20 Aralık 2008 Cumartesi

68'den tavşan yapmak

hair.. ah hair. hangi ea2 puanı sağdan soldan toplanan bozuk paraları 15 dakika ata binmek için harcamanın mutluluğunu verebilir ki... bizim yakalamak için uğraşıp durduğumuz daha önce kriterleri belirlenmiş ideal hayat uğruna 6 yaşından beri sabahın 7 sinde kalktığımız, başımızı kaldırmanın yasak olduğu sınavlar olduğumuz, terlememek için koşamadığımız, diş sağlığımız için yiyemediğimiz, kendimizi durdurup adab-ı muaşerete geçiş hakkı tanıdığımız anlarda başka bir dünyadan ve başka bir zamandan birilerinin yaptığı nanikti dünü neşelendiren. dünyanın geri kalanını ve haklarında düşünülenleri umursamadan, dünyanın geri kalanı için umudu kuşanıp gerçek sevdaları ağırlık merkezinde konuşlandırmış bir hayat, çiçek çocuklarınki. en saf duygulara ev sahipliği yapıyor o bedenler, çünkü bastırılmıyor. ölmeyi, öldürmeyi reddetiği için hor görülüyor ama umursamıyor. karnındaki çocuğu bir kutsal baba figürüne değil doğaya armağan olarak görüyor. dört duvar değil, mavi gökyüzü gecelere ev sahipliği yapıyor. cebinde kuruş olmamasına rağmen hepimizden zengin bir yaşam ve onu yaşamakla yükümlü insanlar sözün özü. böyle umut dolu filme böyle umutsuzluk içinde bir son sa daha çok daha çok daha çok öldürmenin ve daha çok daha kalın tomarlara sahip olmanın, daha çok odalı, ses izolasyonlu ve güvenlikli dairelerde güne uyanmanın, daha yüksek öss puanı için çabalamanın, daha az paylaşmanın, daha ciddi ve "ahlaklı" olmanın ilgi çekiciliğinin ebedi hükümranlığını ilan eder gibiydi.

-sen delisin
-evet, burada herkes deli, anlaşalım.
-anlaşmam.

7 Aralık 2008 Pazar

first breath after coma

bayram. 9 günlük ara. 2 si geçmiş bile. işin başında o kadar "mağlup pehlivan istekliliğine", "fm öğrencisi hırsına", ve güneşli günler meraklılığına rağmen testlerde, kitaplarda birikmeler olması ve tam içinden çıkılmaz hale gelmek üzereyken bayramın mübarek olması nefes aldırıcı. başa baş giden maçta 5 sayılıp farkla geri düşünce mola almak gibi. bir mola da takımım efes pilsen'e gerekmekte acilen ama onlar noele kadar dayansalar iyi ederler... anlatımın akışını bozan bu cümleyi paragraftan çıkardıktan sonra biraz kendi maçlarımdan bahsedeyim. össnin şakası yokmuş. karşımızda iyi organize olmamızı bekleyen bir düşman mevcut. ben bu tm halim ve hafta için konumumla test biriktirdiysem, bu sonucu çıkarırım. her hafta sınav olduk bu arada. iyi kötü bir kaç kutu karaladıktan sonra anladım ki, henüz bizleri sınavda sıçmış, tasdikli başarısız, muhtemelen kendini kötü hisseden şahsiyetler olarak değerlendiriyorlar. kısmen doğru ama bu kurum birincisi, sınıf birincisi ünvanlarıyla yetinmek için mani değil. benim iyi sonuçlar almamın göz boyayıcılığının farkındayım ancak tam anlamıyla kendime gelebilmem için bu tip sonuçlar gereklilikti. lise hazırlıktan beri kabul edilmiş bezginliği atabilmekti önemli olan. bir tutam özgüvendi ihtiyaç duyulan, aktivasyon enerjisi olarak. şimdilik iyi görünüyor ama her ne kadar şiddetli karın ağrısı veya yana oturan burun çekme cihazı gibi etmenler sınavda eşlik etse de bu dikkatsizlik denen şey öss birinciliği bozan, kafa-duvar esnek çarpışması yaptıran cinsten. roma rakamlarını okuyamamaktan mı dersin, cümleyi kendi kendine olumsuz okumaktan mı dersin, 7 yi 8 den büyük kabul etmekten mi dersin altıncı sınıf sbs öğrencilerinden öğrenilcek çok şeyler var hayatta sevgili günlük. bu blogdan haberleri yok ama suni bir baskıları mevcut üzerimde. bu, italya serie b'ye düşürülen juventus konumunda olmamdan kaynaklanıyor olsa gerek. sürekli bir şeyler ispat etmek zorundasın. kendin olmak ama aynaya baktığında başkalarının gördükleri sen'i doldurabilmek. o dengeyi tutturamazsan senin de çeperlerin esnek balon gibi incelir, hacmin artar ve hatta sıvı seni öyle yukarı kaldırır ki, hiç olmadığın bir yerde ve kontrol dışında bulursun kendini. insanları kontrol etmeye dayanan takıntıdan kurtulmam da bu noktada başlıyor. belli kalıplara oturtarak puan verdiğim ve kabul ettiğim insanlar beni şaşırtmaya devam ediyor. onların ait oldukları kaldırım taşının dışına bastıkları anda rahatsızlık duymaktan kurtulmak, önyargılar ve kısır iç çekişmeleri paketleyip postalamaktan ibaret. ve onları da seviyorum. ve bulutların ardında yaşayan dünyalardan şu anda beni izlediğinden emin olduğum bakteriyofaj virüsleri dahil herkesin bayramını tebrik ediyorum.

30 Kasım 2008 Pazar

28 Kasım 2008 Cuma

seci

kablosuz modemin insan hayatına etkilerinden olsa gerek, gün içinde aklımdan ziltrilyon adet fikir, anı, gülüşme, bozuşma, kalp atışı, göz kırpışı, selam verişi, hayal kuruşu geçse de unutkanlıktan olsa gerek buraya kanal açma konusunda çoğu zaman başarısız olabilir, vakayinameme ihanet etmiş olabilirim. ayrıca bu hafta uykuma da ihanet ettim. hafta başında ilk gece sebebi bilinmeyen, ama semi nevrotiklerin harekete geçmesinin etkili olduğunu düşündüğüm sebepler beni uyutmamış olabilir. hiç soru çözümüne kalmamam ve eve gelir gelmez uyuma özlemim de bunun tezahürü gibi. hiç ders çalışmadığım, aktif dinlenme halinde seyir ettiğim bu haftada girilen alan ve bölüm sınavlarında fena olmayacak kutular karalamam sevindirici. yanlışların artık kronikleşmiş ve kabul edilmiş, boyun eğilmiş şekilde dikkatsizlikten gelmesi de üzücü. hayır yanlışları severim, ama bana yeni bir şey öğrettikleri sürece. bu genlerime işlenmiş dikkatsizliğin taa lgsden beri süregelen kelebek etkisini yaşamaktayım hala. mesela o zaman yapılmayan bir matematik sorusu ile bu zaman tutulan bu günlük arasında bile bir neden sonuç ilişkisi kurulabilir pekala.

onun dışında her zamanki şeyler... gökte şems, havada feleğin utanç terleri. semada yıldızlar, yerde kurtlar. bir de deniz gibi, güneş gibi, toprak gibi insanlar. nefes almama eşlik eden.bana uzak diyarların müziklerini dinleten.yağan karlardan selamlar getiren.birazcık ortaklık, birazcık yalnızlık. hepsi bu.

21 Kasım 2008 Cuma

hipotez

evleneceğim kadın bir biyoloji öğretmeni olacak. buna karar verdim bugün. aslında kimya, fizik, matematik vs. olmasında da bir sakınca yok. üzerinde saatlerce kafa patlatılan soruları iki el hareketiyle şipşak nihayete erdirebilme olayı hayranlık verici. hayranlık duyabilme katsayısı benim için evlenmek adına öncül kriterlerdendir ve bana bir şey öğreten herkese hayranlık duyabilirim. canım sıkıldığında "senin şu anaerobik bakterilerden ne haber?" ya da "x üzeri x in türevi neydi yahu" şeklinde takılabileceğim bir insanın varlığını sürekli yanımda hissetmek güzel olurdu.

14 Kasım 2008 Cuma

deneme bir iki

evet, olmaz denilen oldu. inanılmaz ama hayatında ilk kez bir sınavın ortasında ihtiyaç molası yaptı ve hayatında ilk kez bir sınavı süre dolmadan nihayete erdirdi. ve de bu sınav son senenin ilk denemesi. midem ağrıyor. hayır ben sakinim efendim.

13 Kasım 2008 Perşembe

you sigh alone, nefaro

gülmem de sebepsiz, üzülmem, sevinmem, düşünmem, düşündürmem, tek göz kırpmam çay içmem, bulutlara bakmam da. bu aralar pek bi gizemliyim. orama burama bakıp beni incelemeye çalışıyorlar. sanırım tam bir merak unsuruyum, hafif korkuyla karışık ama zevk veren bir heyecanla yaklaşıyorlar bana. "sen böyle hep ne düşünüyorsun durup durup" diye soran kişinin "sen derste bazen kendi kendine neye gülüyorsun" diye soran kişiyle aynı olması ilginç. dedim ya en yalnız yılım olacaktı bu. deney olmasa da gözlem yapmak için oldukça ideal. bu durumda onları buraya sobeleyen de ben oluyorum ki onlar-bizler ayrımı yapabilecek bir noktaya gelmek benzer soruları tekrar etmekten başka bir hayıra vesile olmuyor. bu noktaya gelebileceğimi hiç tahmin etmezdim ama, lisedeki eski dostları deli gibi özlüyormuşum. okulun kendisine olan nefret, kızgınlık hissimde azalma olmasa da dağa küsen diğer çoban arkadaşlarımla mutluydum ben. kendimdim. komik bişey olduğunda benzer kriterlerle olaya yaklaşırdık, saatlerce saçma yeşil iddaa kağıdı üstünde tepinirdik, a'lı b'li test sınavında 48 adet soruyu özel şifrelerle paylaşabilirdik. kısası, birilerinin birinci adamı olabilmek, benim gibi minor bir karakter için özlenmekte sakınca duyulmaması gereken bir hadise. derse girer girmez "yaz, soru" diyen hocanın içindeki gizli mizahı göremiyorsanız, neye güldüğümü merak etmeniz normaldir, hanımefendi.

onun dışında ilginç bir sınıf olduk. hatta topluca karanlık havamız dışardan gotik, pessimistik yorumlarına bile sebep oluyormuş. ne güzel. mesela bir kız var, üniversiteden gelmiş, aynı öğretmenin dersine üç-dört kere geç kalınca bu kez onu geç kağıdı almaya gönderdi. tenefüsteki yorumu hocanın kendisine gıcık olduğu minavinde tezahür edince insanın kendisine bir karşı kutup yaratmadaki tartışmasız hünerini bir kez daha ortaya koymuş oldu. dış mihrakların üzerimizde oynadığı oyunlar bunlar canım, boşver. sonra bir de solcu kız var. hiçbişeyden memnun değil gibi görünüyor. ha memnun olunacak bi durum yoksa bu normaldir ama aksilikleri cımbızla çekip incelemeye almak da bu yargıyı destekler. solun görevi itiraz ve isyandır evet. ama benim buna bir itirazım yok. son günlerdeki moda tartışma da "mustafa". uzun saçlı delikanlı, muhtemelen kendi cihetinden okuyucu yorumlarından aldığı yetkiye dayanarak "ey büyük atatürkü alkol bağımlısı gösteriyorlar" deyu isyan bayrağını açtıktan sonra o adama para kazandırmam dedi mesela. bir dahaki sefere salona seccade getiririz de iki secde ederiz atamıza, biz burdayız deriz.

9 Kasım 2008 Pazar

ego sum qui sum


başımı kaldırdığım anda arkamdan küreği çekmemi rica eden birileri. her adımıma, her kadınıma, her kaş kaldırışıma, her oksijenli solunumuma mana yoran ikileri. kapalı kapılar ardında renksiz hayatlardan gökkuşağı çıkaran muktedirler, acaba ilk tökezmelede kullanılacak silahların cilasıyla mı meşgul? düşmezsem öğrenemem. 110 metre engellide 8 kulvarın olması can sıkıcı. o aradaki çizgiler yerine duvar kullanılması daha iyi olurdu kesin.

30 Ekim 2008 Perşembe

geometri bilmeyen giremez #1

ABC bir üçgenmiş. m(ABC) = 2m(DAC) imiş. AB + BD = 6 cm. DC malum. peki ya x?


28 Ekim 2008 Salı

lâf-ü güzaf

this great evil - where's it come from?
how'd it steal into the world?
what seed, what root did it grow from?
who's doing this?
who's killing us, robbing us of life and light, mocking us with the sight of what we mighta known?
does our ruin benefit the earth, aid the grass to grow and the sun to shine?
is this darkness in you, too?
have you passed through this night?

22 Ekim 2008 Çarşamba

öğretmenim canım benim

gelin sizleri bugün dershane öğretmenlerimle tanıştırayım. kendilerini henüz tam anlamıyla tanımasam da, hatta adlarından bile bihaber olsam da, hafif önyargı soslu fikirlerim bakalım sene sonu hafif bir tebessüme mahal verecek kıvama ulaşacak mı göreceğiz. sonra bir de sezon sonu analizi yaparız olur biter.

matikici: gerçekten de trt açıköğretim öğretmenlerini andırıyor. pek bir heyecanlı. soruyu çözerken yanında birisi kendisini denetlese iyi olur çünkü işlem hatalarıyla haşır ve neşir biraz. ama hatasız kulları ihmal edeceğimizi göz önüne alırsak kendisini sevdim. geçen seneki ea2 üçüncüsünün öğretmeniymiş, o cv'ye bi ayar çekelim bari. favorilerim arasında ;)

matbirci: eğer bu hanım kızımız bu soruları çözüyorsa kesin ben de çözerim hissi uyandıran bir muallim. belki de bu yüzden başımızdadır. anlattığı şeylerden pek bişey anlamıyorum ama özünde iyi bir insan, belli. hatta güzel bile gülüyor :)

geometri: buz adam. oldukça seyrek konuşuyor. "siz bana nasıl davranırsanız ben de size öyle davranırım" deyip zor soruları dayayıp kıvranmamızı büyük bir zevkle izliyor. lakin içimden bir ses bu adamın içinden kahkahalar attığını, aslında kafa bir adam olduğunu söylüyor. "gülünecek bişey varsa söyle de hep birlikte gülelim" diyebilir her an. kısmet.

türkçe: kimileri haber spikerine benzetmiş ama bana göre edith piaf-claude chabrol hattında takılan birisi. kahve destekli, edebiyat dünyasından gelişmeler sohbeti yapılası. gerçi ben pek gelişemedim ama o ayrı. ortak noktamız pahalı kitap fiyatlarından muzdarip olmak.

edebiyat: işte has adamım... olacağı son meslek edebiyat öğretmenliğiymiş gibi duran, uzun saçı, sakalı, hafif cüssesiyle bir öğretmenden çok penguen-uykusuz çizerini anımsatan, gözümüzdeki mahmut hocavari edebiyat öğretmeni tabusunu yerle bir eden, eski şairlerden herifler diye söz eden, hatta yaptıklarını laf ebeliğine benzeten hoca. hoca mı ne hocası?

tarih: 14 yıllık öğrencilik kariyerimden aldığım yetkiye dayanarak söylüyorum ki sınıfa girip ilk derste tahtaya adını yazan tipten hocaların genelde gözümde vasatı aşmaları pek olası değildir. hatta dersi anlatırken "babında" kelimesini kullanmayı pek bir seviyor, ki gıcık olurum. ve hatta sınıf öğretmenimizmiş. onun gözetiminde bir sınıf başkanlığı tatbik ettik çünkü burası milli eğitim tarafından sıkça denetlenen bir kurummuş. nasıl yani?

coğrafya: trtdeki cihat hocanın bayan şubesi. kaynaşma katsayısı yüksek, iyi öğretmen, hoş insan filan da coğrafya filan boş işler be...

felsefe: kendisi hakkında pek bir fikrim yok. yolda görsem tanımama ihtimalim yüksek. sadece bir kere geldi onda da sabahın ilk dersi muhtemelen sınıfça uyuyorduk. o da bizi uyandırmadı zaten.

15 Ekim 2008 Çarşamba

.

http://www.ntvmsnbc.com/news/462451.asp



...sesi cennetten, gözyaşları da bulutlardan geliyor artık. ayrıca kendisi uçmayı da öğrendi, ki ona da bu yakışırdı zaten. affetme bizi fatma olur mu...

ea

karar verdim ki bu eşit ağırlık şeyi, sosyal öğretmenleri işsiz kalmasın diye icat edilmiş bir olay. sayısalcılar, trajik ve komik bir senaryoda baş rol oynatılmakla terbiye edilirken, tmciler de sabır taşı olabilme yeteneğiyle sıralandırılıyor olmalılar. öbür tarafın gerilimi, kaotik sıkışıklığı burada yerini marjinal bir boşvermişliğe bırakmış gibi. ayrıca eşit ağırlıktan feni yok saymayı anlayan zihniyeti de buradan kınıyorum. sanırım o testin özkütlesinin düşüklüğünden kaynaklanan bir uygulama ama bu işi yapan kurumun adını söylesem bir tarafınızla gülerdiniz herhalde...

iyi ama felsefe-felsefe-geometri-coğrafya-coğrafya nedir abi? neyse tamam sorgulamıyorum, görücez neymiş.

12 Ekim 2008 Pazar

subset




bir mat-2 konusu olarak kümeler... ne kümesi? tavuk kümesi. bizim oralarda "tevriye" derler buna...

10 Ekim 2008 Cuma

big bang

i ve z harflerini yanyana gördüğünde bile göz bebeği ivmelenen, boynu hareketlenen kimileri için garip bir gün. zira bizim ada kepenk kapatıyor. kamyona aşırı yüklenen saman balyaları gibi bir şeymiş sebep. en huzurlu ülke, en yaşanası cennet falan fişmekanları strokkur gayzerleriyle dönmüyor tabii ki. izlandanın sevilme nedenlerinin başında gelen şeyi kaybetmesiyle düşülen kuyu bu. bu dünyaya karışamayacak kadar güzel bulurduk. hiç kimse duymasın, hakkında haber çıkmasın diye de kederlenirdim bazen, üçüncü sayfalarda "huzur izlanda" haberlerini görünce. ihtiyacı olan son şey, sahip olduğu en çok şey haline gelivermişti yeşil ülkenin. aynı renkteki tomarlar. evet, üçüncü sayfada geldiler, birinci sayfada gidiyorlar. sigur ros'un emi etiketli með suð í eyrum við spilum endalaust fiyaskosu gibi bir şey bu. keyfi çıkarılması gerekense ana haber bültenlerinde birazcık da olsa izlanda görüntüsü görebilecek olmak. hüsn-i talil.


güzel sebep bulanlardan birisi de cin çıkmış, babasının malını satmaya kalkışmış. gerçi tek başına mosfelbær muhtarlığına muktedir olup olafur arnaldsla kafayı bulmak fena olmazdı. rakılar benden, balıklar ondan. yeter ki mustafa sandal dubai adalarını satın almaktan vazgeçip de izlanda'ya yönelmesin.

maskara

-suyun buharlaşarak atmosferin üstüne doğru yaptığı yolculukta soğuk havayı gördükten sonra bulut halini alması ve gitgide yoğunlaşarak doyma noktasına ulaşması, tanrının gözyaşlarına sebep olan ne büyük bir doğa olayıdır!

-az büyük bir doğa olayıdır

-neden?

-karşıma seni çıkaran tanrıdan daha iyilerini beklerdim de ondan

-ne gibi?

-"seni seviyorum" gibi

-seni seviyorum...


Normal Şartlar Altında ingilizcenin düşünüleni ifade etmede son derece yetersiz bir dil olduğunu düşünürüm.bana hep oyun gibi gelir o dil. bi özne, hadi bi fiil seçelim, bir de nesne koyduk mu tamam hop. bir de böyle ağzını yayarak konuşmalar filan. buna özel gayret gösteren tc vatandaşlarına da en içten selamlar. belki de, şimdi hesapladım da tam on sene boyunca bu dili okullarımızda bana öğretmeye çalışmaları, ve hala tam olarak işi bildiğimi ilan edememem bu nefrette başrol oynaya da bilir, kim bilir, allah.

konumuz bu değil tabii ki. bazı insanlar vardır. hatta her insanlar vardır. hayatınıza girişleri bir noksanlığı gidermek üzere programlanmıştır. mesela etrafımda gördüğüm her ademoğlunun benimle alakalı özel görevlerle donatılmış kişiler olduğunu bile düşünürüm, kadere inanırım, falsız da kalmam. hatta arkadaş konusunda dünyanın en şanslı kişisiyim ben, ki bunu başka bir programda tartışırız. her neyse, evet, onların varlığı dünyanın yörüngesini değiştirtemez belki, ama yoklukları müthiştir. bu kaos ortamında asıl peşinden koşulanın o olmadığı açıktır. ama koşmak için gücü veren de ta kendisidir. değeri kaybedilince anlaşılanlar gibi. hayatınıza girişleri ne kadar aniyse çıkışları o kadar isteksiz olabilir bazen. unutulmadıklarını da bilirler, her yaşta. göz yaşlarında vücut bulurlar bazen. bazen de bir kadın sesinde... teşekkürler elizabeth fraser...

my senses are addicted to
a desperate desire to observe such
feel such
behave such
neglect is hard for me
i'm not real and i deny
i won't heal unless i cry
i can't grieve so i won't grow
i won't heal 'til i let it go
...

1 Ekim 2008 Çarşamba

unknown application error

Hiç yazasımın olmadığı günler. Belki de hayatımın en huzurlu, en stressiz, en sivilcesiz eylülünün böyle ters bitmesi kusursuz bir tezat. Zaten inanışıma göre kötü başlayan bir günüm iyi biter her zaman, ya da tersi. Bunun otuz günlük uyarlaması da midene oturan bir yumruk. Gülmek için çaba sarf edilmeli. Sebebini bilmiyorum. Ya da biliyorum, bilmemezlikten geliyorum. Umarım pre-obsesif kompulsifimin bana oynadığı oyunlardır bunlar. Evet korku. Evet üşüme. Ekim. Sorun devam ediyor ve program satıcımla görüşmeliyim, derhal.

25 Eylül 2008 Perşembe

iki pi re

'I fell in love with football as I was later to fall in love with women: suddenly, inexplicably, uncritically, giving no thought to the pain or disruption it would bring with it'



Bir Napoli sözü dermiş ki, hayatında çok fazla futbol ve çok fazla kadın olan adam kötü yoldadır. Ayak topu konusundaki ezeli husumetim, dünyanın öküzün boynuzu üzerindeki bir tepside değil de, zaman zaman bir meşin yuvarlağın üzerinde endam arzettiğini düşünecek derecelere varsa da hayatımdaki kadınların sayısı hakkında aynı şeyi söylemem biraz güç. O az sayıdaki kadınlardan birinin de dün doğum günüydü, unutmuşum. iyi ki doğdun anne.

we got a winner

Merhaba... Ben Kenan Işık... Üniversiteli olmak ister misiniz?... 2009 yılında aday sayısı azalıyor. Bu fırsatı kaçırmamak sizin elinizde. 25 yıllık deneyim ve 40 ayrı şubesiyle fem dershaneleri bu yarışta sizin yanınızda. 16 kişilik özel sınıfları, bire bir rehberlik servisi, uzman eğitim kadrosu.....


ilerde cv'mi de bu ekibe yazdırmayı düşünüyorum. eğitim kariyerimin sırasıyla hangi aşamalardan geçtiği, hangi okulları hangi dereceyle bitirdiğim hakkında bilgi sahibi olan bu eşsiz istihbarat servisine selam ve hayranlık gönderiyorum. evet biri bizi gözetliyor.

23 Eylül 2008 Salı

uyur yazar

şu ikinci öğretim kıvamı hayattan bir an önce kurtulmam gerek uyumam gerekip de zerre uykumun olmadığı zamanlarda genelde iki şey yaparım: birincisi, yatma halinde iken tek gözümü kapalı tutarım, diğerinin de kapağını kapatıp açıp sellektör yaparım, bir süre sonra ağırlaşıp hiç açılmaz duruma gelir, aynı işlemi itinayla diğerine de uygularım, ikinci aşamadaysa düşünmemeye çalışırım, düşünmemeyi düşünmek, düşünmemeyi düşünmeyi düşünmek, iç içe üçgenlerin çevrelerinin toplamını bulmak, evet geometrik seri, a1 bölü bir eksi r, limit sonsuz, evlilik sonlu, eylül ayının ev bozma ayı olmasının istatistiksel üstünlüğü, zaten eylül mevsimlerin huzursuz pazar akşamı, o kadar kavganız, ama ben yakaladım o miniminnacık ayrılık hüznü saklanmış oralara bir yerlere, zaten aynı evde bir insan evladı değil, bir boş uç kutusu, bir sabahı görememiş mp3pileyır kulaklığı bile yeter ve artmaz hidrojen bağı oluşması için, geri dönüştürülmez o dünyanın en kirli not defteri, ah anneler, sana göre düzen her bir şeyin çekmecesinde, boy sırasıyla dizilmesi, bana göre düzen elimi yukarı atınca hemen kavuştuğum ters dönüşüm formülleri, kirli sakalın üç numara asker traşı karşısındaki serin duruşu, miladi takvimde gizli bu serinliklerin sebebi, gece ve gündüzün eşitliğini kutluyor ramazan davulcusu, o yüzden bir solgun, zevksiz çalıyorsun anlıyorum, ama hangi arada sahur yapıyorsun anlamıyorum, bir tek sen kan ağlamıyorsun ramazan ramazan, bir tek ben dinliyorum seni müziğin sesini kapataraktan, bak ne güzel tam uyak da oldu, ne de güzel oldu, böyle sonsuz bir cümle sessiz ev'de vardı en son, kendinden ve inandıklarından taviz verir gibiydi o ingilizce hocası, pamuk'un yazarlığına hayranlığını dile dökerken, kendi iç savaşında direnmiş ama yenilgiyi kabul etmek zorunda kalmıştı, bu adam iyi yazardı, neydi "nurten go starbucks", tahtada bunu görünce ne düşündün, yalnızlığının yüzüne vurulması mıydı yoksa çocuk muzipliği miydi yaş on dokuz, her gün farklı renkli şeyler girip alter-emo gençliğe selam etmen, of sevemedik seni madamım, sana değil içinde bulunduğun kuruma küstük zaten biz, ama mesela severim ilkokul öğretmenimi, necla öğretmenimi, eyvah küçük yazdım, cezası hapis, kelime yarıda kaldığında heceyi düzgün bölemeyenler de hapsi boyluyordu, sonra sekseniki anayasasında öyle bir şey yazmadığını öğrendik de rahatladık, özgürlüğü düşünmek gibi gereksiz şeylerdi suç olan, malum benim düşünmemeyi düşünmem gerekiyordu zaten,

iyi geceler

17 Eylül 2008 Çarşamba

integralimi al abi #1

'in cevabını bulana veya getirene 100 bin lira vereceğim...

evir çevir

Onu bunu anladık da evrimcilerin sitesini niye kapatırsınız bre insancıklar. Bu kadar mı zor işte hepiniz proteinsiniz, hepiniz koaservatsınız. İşte deney, işte gözlem, nedir doğanın içinde bu kadar geniş yer etme isteği, o kadar mı önemli hissediyorsunuz kendinizi? Ben hissetmiyorum. Kişilik haklarına saygısızlıkmış kapatmanın nedeni. Öyleyse devam edelim, kişilik haklarınız yok sizin bence. Tanımıyorum. Hepiniz gözümde amonyaksınız, metansınız, hidrojensiniz, su buharısınız, üflesem uçarsınız. Mesela benim görüşüme göre de okyanus kıyılarındaki köknar ağaçlarından kaz, kirli insan gömleği ile buğday tanelerini bir araya getirince fare, suyun derinliklerindeki çürümüş ağaç kütüklerinden de timsah oluşur. Beni de arada leylekler bırakmıştır.

Sanırım kapatılmak için yeterli sebebim oluşmuştur. Ha bir de Atatürk'ün gözünün üstünde kaşı vardır, unutmadan söyleyeyim tam olsun. Galapagos adalarından sevgiler.

16 Eylül 2008 Salı

Summer '78

O filmi izleyip de canı spreewald turşusu çekmeyen var mıdır acaba?Market raflarında mocca fix gold aramayan? Moca dedikleri bu starbucksta bulunan içecekle alakalı mıdır acaba? Hani peçeteleri hollandadan gelen. Bizi tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz. Aydınlık batıdan yağan alman markları. Güneş batıya geçtikten kısa bir süre sonra batmaz mı? Kutupları ayıran iki tuğla parçası maddi dünyanın medeni tomarlarına dayanamayacak kadar güçsüzmüş ki ancak hayaletler duvardan geçebilir. Bazılarının hayaleti olabilirdi rüyayı uyandıramayan. Marks'ın mirasına en büyük kötülüğü yapanlar yine kendisini tanrılaştıran yoldaşları. Tank, tüfek, şiddet, sürgün, baskı, korku, stasi, dinsizlik, stalin'in bıyığı, engels'in sakalı, moskova'nın soğuğu, gibi bu sevimli, yeşil, doğa dostu sayfama tezat oluşturan kavramlar komünizm denince ilk akla gelenlerse sosyalizm bir duvarın arkasında yaşamak değil, sosyalizm başkalarına ulaşmak ve onlarla yaşamak demektir diyen Sigmund Jahn mi çok yalnız, kariyer için mücadele etmeyi hayat felsefesi haline getirmiş, hırslı, okumuş, eğitimli köleler mi çok fazla? Fezaya fırlatılan sputnike el sallamak, insan öldürdüğü için değil, uzaya çıktığı için bir adamla gururlanmak, son model arabalarla son sürat hız yapmanın sonsuz tatminin sona yaklaştırması... Malum, geç gelmiş olan, hayat tarafından cezalandırılır der birileri... Bir dostun dediği gibi, caddedeki tüm dükkanları kapatıp sümerbanklar açasım var, hepsini tek tip giydiresim var. Entellektüel adı altında solculuk oynayan mizah düşkünü tatlı su ezber bozucularını.


evimiz sadece kasabalar...
ve köyler değil
evimiz aynı zamanda ormandaki tüm ağaçlar
evimiz...
çayırdaki çimenler, tarladaki mısırlar
ve havadaki kuşlar, topraktaki hayvanlar...
ve nehirdeki balıklar evimiz...
ve seviyoruz...

i'm feeling blue

Lüksemburg'un İsviçre'yi yenmesi kadar büyük bir mucize olabilir mi? Vettel ve Toro-Rosso pole başlayıp, yarış kazanırsa evet. Toro-Rosso kadar kötü olmak bir deyim değil miydi sanki?

.
.

Bir de şu programa bir iki laf; kutusunda beşyüzbin olan yarışmacı, yarışmayı filan unutsun. Kurada adı çıkmıyor. Kura derken de parantez açmak gerek tabi, koyun bakayım oraya bir torba da oradan seçelim kendimizi, bilgisayarla kolay tabi istediğini atamak değil mi hamdi bey? Çözdüm sırrını acun! Mavi hissediyorum.

12 Eylül 2008 Cuma

with tired eyes, tired minds, tired souls, we slept

açtım televizyonu. bir kadın, başında ampul sarısı renkte türban veya başörtüsü veya her neyse. elit islamik cenahın temsilcisi rolüyle arzı endan ettiği program. türbanın günlük hayatımızdaki yeri ve önemi tartışılacak muhakkak ki. karşı köşede haksızlığa-eşitsizliğe karşı ses çıkarmayı düstur edinmiş, soru soran, sorgulayan, laik cumhuriyetimizin aydınlık, batılı, izmir orijinli karda açan çiçeği Ecetem! gözler, sonunda düşünen bir türbanlıyı düşündürtebileceğim umuduyla parlıyor. beklendiği gibi maça atak başlıyor ekranın sol lobu. kadın olma ortak paydasında kapıyı aralayabileceğini düşünürken kapalılar açıklara nasıl bakar sorusuyla paydayı asal çarpanlarına ayırıyor. resme uzaktan daha geniş bakmak için çekilirken bu sefer kadınlıktan gazeteciliğe terfi ediveriyor. karşı taraf ağladı ağlayacak. bir tarafta "e iyi de öyle de olmaz ki be ec'anım" bakışı ve ona karşılık "nasıl olur inanamıyorum" bakışı. dayatılmış cinsiyet rollerini baştan kabullenip yaşamını bu kabullenmişlik üzerine inşa etmesi daha bir gaza getiriyor belli ki; sorularının sivriliği törpüleniyor rahatsızlığı artırmak için. bakın burada daha maskülen olan "bileniyor"u kullanmadım, eminim ki mevcut cinsiyetimle onun hakkında konuşabilme hakkına sahip olmam bile bir ayrıcalık olarak görülüyordur tarafından. tıpkı onun kapalıları hayata döndürme operasyonu liderliğine bir açık olarak soyunmasını görmesi gibi. belli ki kendi iç savaşında önce diğer tarafı kaybedilmiş olarak addetmiş ama daha sonra erkeklerin kadınlar hakkında söz sahibi olmasını yedirememiş, tersinin olmadığı bir ortamda. ben de yediremiyorum. kendi özgürlüğüne müdahale edilmesinden rahatsız olup, kız arkadaşından her gün nerede, ne zaman, kimle olduğuna dair kitap incelemesivari raporlar alan erkekleri anlayamıyorum. güvensizliktendir herhalde. ama karşı tarafa değil, kendine. kendini buna borçlu hisseden kadınları da anlayamıyorum. bu coğrafya insanına acı çekmenin bu kadar cazip görünmesi, anadolu yemeklerindeki vazgeçilmez acının anlam ve önemiyle ilişkili midir acaba? bir tarafta bu ülkede tacize uğramayan yoktur diyen bir kadın, diğer tarafta, bir ölü hücre olan saç telinin görünmemesi için bağlanan bezin kaç çeşit değişik bağlanma biçimi olduğunu anlatan bir diğeri. ben bu kadınları da anlayamıyorum zaten. en son ali kırca gitse de rahat rahat konuşsak havasındalardı. o ara ben gitmişim zaten kendi alemime

gözümü açtığımda bir de baktım takvim değişmiş, dokuzuncu ayın on ikinci günü gelivermiş. kanla çizilmiş portre, gıdası sessizlikle beslenmiş, ağıtlarımız, canlarımız, onurumuz satılmış, asılanlar asılmış, beslenenler beslenmiş, beslenemeyenler madenlerde, tersanelerde, fabrikalarda borcunu ödemiş. malum, yaşamak ciddi bir ayrıcalık, yer yer lükstür netekim. göğüs kafesi sızlı aralık, nasıl yaşıyor bu ülke diye sormuş ecetem bugünkü yazısında. cevabı kendisi vermiş aslında. veysel güneylerle, erol zavarlarla, mehmet ballarla, uğur kaymazlarla, erdal erenlerle, hrant dinklerle besleniyor da yaşıyor. proteinini de aminoasitini de kandan, kaostan alan bir ülke işte bu ülke. günün sorusunu ben sorayım, boşlukları siz doldurun. fill in the blanks:

39... 43... 73... 144... 171... 300... 517... 937... 7000... 14000... 30000... 98404... 230000... 388000... 650000... 1683000

11 Eylül 2008 Perşembe

wirelessless


O değil de Servet kazandı ben kazanamadım şu üniversiteyi. Sanırım çok değil sistemli çalışmış olsa gerek. Artık "kesik koni dershanesiyle işinizi şansa bırakmayın" tarzı reklamlarda görmeyi bekliyoruz kendisini. 2008 sahiden fırsatlar yılı mıdır nedir? Sınav sabahı ne yemiş acaba?
.
.
İnternetsiz hayat sağlam diş gibiymiş, çekilmezmiş gerçekten de. İleride kuracağım ülkede internet sosyal hizmet statüsünde olacak, halkım ücretsiz kullanabilecek, işçilerime üç ayda bir kota ikramiyesi verilecek. Nokta.
.
.
on eylül ikibinsekiz yengenle papaz olduğumuz tarih, olaylı bir gün, günlüğüne not düş dedi aytaç abim. aytaç abim benim bir günlüğüm olduğunu nerden biliyor ki?

8 Eylül 2008 Pazartesi

Game Over



Olacak iş mi şimdi bu? Böyle mi olacaktı? Çuvaldaki incirleri berbat etmekte üzerine yok çok sevdiğim takımım Ferrari'nin. 2008 yazı milli takımımız için dosta güven, düşmana korku verir zaferlerle dolu iken aynı şeyin diğer kırmızılar için geçerli olmadığı kesin. Az önce televizyonda bugünkü trajedinin tekrarını izledim de yazamadan edemedim. Bir değil, iki değil, üç değil, dnasına işledi bunların biz sevenlerine karın ağrısı yapmak. Yağmuru görünce kendilerini tenis sporcusu sanıyorlar adeta. Hemen iş yavaşlatma eylemine gidiyorlar.


Oysa ne de güzel başlamıştı her şey. Malezya, Bahreyn, İspanya, Türkiye derken artık Felipe mi alır Kimi mi bahislerine kadar varmıştı ukalalığımız. Jean Todt'un purosuna yakılan ateş olmuştuk adeta. Ama doğaldır ki gün gelir ve puro da biter, kül olur. Ne olduysa yağmurlu Monako'dan sonra oldu. Kimi, zavallı Sutil'in arka kanatlarına zeval verince artık nasıl bir beddua ile kulakları çınlatıldıysa önce Kanada'da Hamilton Genç Sutil'in kanını yerde bırakmayarak tokuşturdu arabayı. Fransa'dan sonra İngiltere su balesi yarışında bizim iki takımdaşın attığı toplam spin sayısı avagadro sayısını bile kıskandıracak seviyedeydi nerdeyse. Almanya'da 6. başlayıp 6. bitiren Raikkonen muhtemelen 17. başlayıp 2. bitiren Piquet'yi seyre koyulmuş olmalıydı. Sıkıcılığıyla tanınan Macaristan -nam-ı diğer hungaroboring- adına yakışır seyir etmekteydi ki olaya atraksiyon katmak lider pilotumuz Massa'ya düştü. Sadece 3 tur daha dayanamadı motor damalı bayrağı görmeye. Giden 10 puandı gözyaşlarının yeni adı. Valencia'da Massa kazansa da motor patlatmak salgın bir hastalık olduğundan gayri bu sefer nöbet Kimideydi, görevini başarıyla yerine getirdi.
Tarihler 7 eylülü gösterdiğindeyse Formula 1 tarihinin en unutulmaz anlarına tanıklık etmek üzere Belçika'daydı kameralar. Hamilton başladı Kimi geçti, bir banyo yapma süresi kadar önde seyretti. Artık tribünde onbinler, ekranları başında milyarlar aylar sonra gelen bu zaferi kutluyordu. Acar spikerimiz serhan acar da o anda şom ağzını acar. Önce 2000 yılındaki Hakkinen'in schumiyi ricardo zonta takviyeli geçişine telmih eder, ama rahatsız etmez. Yağmur yağarsa kıyamet kopar der, hadi ordan denir. Ama vardır bir bildiği. Bu coğrafyaya pek uğramayan yağmur davetsiz misafir oluverir. Hamilton geçer, sonra Kimi geri alır, sonra Hamilton geçer , sonra Kimi geri alır, sonra ikisi de pist dışına kol kola çıkarlar, sonra geri gelirler, senkronize spin atarlar, Kimi bu işi sevmiştir, bi spin de bis yapar, derken gözünü açtığında önünde beyaz duvarı bulur. Önce Finlandiya'nın karlı kışlarını hatırlatmıştır o beyaz. Sonra da nihayete ermek üzere olan bir filmi...
Ah Schumi, bak görüyor musun ne hale getirdiler mirasını. Kemiklerin sızlıyor, için ürperiyordur görünce böyle çoluk çocuğun maskarası olmuş senin kırmızılar. Senin zamanında böyle miydi Schumi? Çok mu zaman oldu 9 yarış üstüste kazandığın günlerden. Senin baştan şampiyon ilan edilip tüm planların ikincilik elde etmek üzerine kurulduğu yarışlar çok mu eski? Şampiyonluğu alışkanlık haline getiren, değersizleştiren adamsın sen. Yıllarca Alman milli marşıyla İtalyan marşını bir sanmama sebep olansın. Sürekli kazanmandan puan sistemini değiştirttiğin adamlar var hala başta Schumi. Ah Schumi ah, sen kalk da ben yatam. Ben senle bu kırmızıyı seçtim, sensiz buraların hiç mi hiç tadı yok dostum. Artık kırmızılar daha bir pembe, gökyüzü artık mclaren grisi...
biterken fonda "rain rain go away, come again another day" çalıyordu. "en büyük taraftar yarışçılar sahtekar" diye bağıran bir grup tifosi ise olay çıkarmadan dağıldı.
.
.
uyku açtıran edit: az önce elimize ulaşan bir son dakika haberine göre hamilton'ın raikkonen'i ilk geçisi sırasında kural dışı bir şekilde şikanın üstünden atlayarak avantaj elde etmesi söz konusuymuş. bu sebepten hamilton'a 25 saniye ceza verilmiş. sıralama yenilenmiş. yeni kral massa, hamilton üçüncü. e iyi de hamilton hatasını yarışta telafi edip yerini iade etmişti ki. herhalde kontağı kapatmasını bekliyorlardı. kim memnun şimdi bu birincilikten? kupaları da değişirler mi acaba ilk üç? sevgili fia, oldu mu şimdi böyle kuzum?

5 Eylül 2008 Cuma

Telgrafın Telleri

-alov
+alo
-ee..merhaba bu sabah bu numarayı aramışsınız da açamadım...(?)
+...
-...
+ben öncelikle hayırlı ramazanlar diliyorum
-ben de.
+...
-...
+acaba tanışabilir miyiz diye aramıştım, sıkılıyorum da.
-ama ben sıkılmıyorum
+anlamadım?
-ben anladım, bay bay.

Ne kadar negatif (-) bir insanım. Aslında bunda cep telefonuyla ezelden beridir aramda sağlıklı bir ilişki tesis edilememesinin de payı olabilir pekala. "Telefonunuz bağlanacaktır, ancak en yakın zamanda yeni kontör yüklemeniz gerekmektedir"ci kadın kadar az seviyorum, telefonla konuşmayı çok sevenleri. Mümkün olsa postaneye gidip telgraf çekmek veya güvercin ayağına not bağlamak, hatta denize şişe atmak hatta msnden titreşim atmak bile daha güvenli yollar olabilirdi benim için. Ama şöyle de bir şey var ki, bir insan hiç tanımadığı, kafasından rastgele çevirdiği bir numarayı (evet numara çevirmek, hala o zamandayım :) ) arayıp böyle moronlarla karşılaşıp azar yeme tehditini bile göze alacak sıkıcılıkta bir hayata sahipse onu o sıkıcılıklarıyla baş başa bırakmak ne derece doğru bir hareket olabilir ki? Telefonu yüzüne kapatıp ben meşgul bir adamım mesajı vermek ne tür bir hava olabilir ki? Bütün insanlığa potansiyel suçlu, tanımıyorsam kötüdür gözlüğünü çıkarıp bakmayı ne zaman akıl edebileceğim? Sanki çok mu insan tanıyorum? Sevgili sapık, ara beni bir daha veya bir telgraf çek, sana bir özür borçluyum. Hatta dilersen bi yerde bişeyler içebiliriz, ne dersin? Ben sıkıntıdan izdivaç izleyen biriyim yoksa.

3 Eylül 2008 Çarşamba

bir sonraki post

3 resim (peki)
öğr. nüfus cüz. fotokopisi (evet tc vatandaşıyım)
veli nüfüs cüz. fotokopisi (kasa nerde?)
diploma fotokopisi (atıl genç)
sabıka kaydı (tinerciyim, yandık!)

ndan oluşan sipariş listesini elime geçirdim çok şükür, lakin bu belirsizlik beni öldürecek. Bir an önce şu dershane başlasa da ders çalışsam cümlesini kurabileceğim bir ben, yolunda gitmeyen bir şeylerin tellalı olmalı. Aslında pek de şikayet ettiğim bir mevzu değil. Sonuçta bir öğrencinin ders çalışmaktan başka ne gibi bir işi olabilir ki? euroleague maçı izlemek, akordeon çalmak istemek, zenciler gibi fransızca konuşmak istemek, sæglópur klibindeki gibi fiyorttan aşağı atlamayı düşlemek, sıtma parazitinin üreme yollarını öğrenmek yerine öğrenmenin gerekliliğini sorgulamak yasak elmalara örnek teşkil edebilir gayet. cezası: 1 yıl ders çalışmak. kabul. bir türlü yükselmeyen puanlar, ders çalışmamak adına üretilen inanılmaz bahaneler, msn iletisine "252 soruu pfff. :-o" yazan dostlar, bu dostların evrim geçirerek merhaba'dan önce "kaç yaptın" diyen at yarışı analizcilerilerine dönüşmeleri foreshadowing sanatına güzel örnekler olarak yer etmiş, benim de türkiye 4860.sı olma hayallerime çomak sokmuş devamında da en büyükannesinden kaderci bir insan olmamın da kapılarını açmıştır. Hepsi ayarlanmıştı! Tüm bu yaşananlar, o anadolu lisesi görünümlü açıköğretim lisesinden kurtulmam ve eşit ağırlıktan sınava girip türkiye 1.si olmam üzerine kurulmuş eşsiz bir düzendi! Geçen yılı össnin şifresini çözmek üzere geçirdim. Önemli olan o optik cevap kağıdına güzel motifler karalamakmış, gerisi hikayeymiş. Ey yoldaşlar, bugün itibarı ile söz konusu eğlenceye 9 aydan fazla zaman varmış gibi görünüyor. Ayrıca ben bir sır vereyim; sınav sorularını da biliyorum. İki matematik kitabı, bir edebiyat, birkaç fen. Bana quantum elektrodinamiği sormadıkları sürece, yıllardır kendini tekrar eden sorulardan sordukları sürece 180 soru için 9 ay ciddi uzun bir süre. Evet, bu yıl çok eğleneceğiz! Fiilen ve hukuken geçireceğim en yalnız yıl olma özelliği belki de arayıp da bulamadığım bir ikramdı. Yolculuğuma eşlik etmek isteyen olur mu bilmem ama ben hep burada olacağım. Başka şubemiz yoktur. Ah, bir de size sesleniyorum sevgili reklamverenler, gelin beni bir görün, temmuz ayında burası ziyaretçi kaynayınca "eskiden buralar dutluktu" deme ayrıcalığından mahrum kalmayın! Esen kalın.

2 Eylül 2008 Salı

Début

Merhaba. Müthiş bir yaratıcılıkla kendi kendime ürettiğim bahanelerimin tükendiğini farketmem, sanırım başlamak için güzel bir gün olduğuna işaret. Hem gece. Gecelerin gündüzlere nazaran hataları gizleme konusundaki tartışmasız üstünlüğü, ay dedenin yumuşak gülümsemesinde vücut bulmuyor mu? Bilmem. Her neyse. Önemli olan başlamaktı; zaten bir kompozisyonun da en zor bölümü de giriş bölümüdür. En ücra hücrelerimin bile zarlarını delerek sitoplazmada hükümranlığını çoktan ilan eden üşenme, boşverme, miskin olma halinden yakayı kurtardığım her fırsatta buraya yazmaya çalışacağım. Kim mi okur? Açıkçası hiçbir fikrim yok ama bir hayalim var. Yukarıdaki başlık anlatıyor: Tüm Türkiye okuyacak! Ne mi okur? Onu da bir sonraki postumuzda belirtelim.